Sosyoloji

Kadın Hareketleri Üzerine

18.yy.da İngiltere’de, sanayi inkılâbıyla eş zamanlı olarak başlayan kadın hareketlerinde kadınların en belirgin talebi, daha önce sadece erkeklere ait kabul edilen kamusal yaşam alanında yer almaktı. Kadın ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanlarında varlığını hissettirmeli, en önemlisi, ”her alanda erkeklerle eşit yasal haklara” kavuşmalıydı. Kadınlar bu konuda ki duyarlılıklarını, yazılı ve sözlü bir dizi etkinliklerle ortaya koyduğu gibi, yürüyüş ve protesto eylemleriyle de öne çıkardı. Bu kadın eylemleri, literatüre “femen”( kadın) kavramından türetilen feminist hareketler olarak geçti.

Genel olarak Batı’da ve Dünya’da Feminizm ”normun erkek üstünlüğü çerçevesinde oluştuğu, kadın çıkarlarının erkek çıkarlarına tabi kılındığı ( ataerkil) toplumlarca kadının dışlanışı, aşağılanışı, ezilişini, sömürülüşünü ve kendine yabancılaştırılmasını sergileyen, inceleyen, değişimi isteyen ya da en azından bu olgulara ilişkin söylemlerin ve tavırların bilincinde olan bir yaklaşım” olarak tanımlanmaktadır.

  1. Dalga feminist hareketinin en önemli siması Mary Warlstonecraft (1759-1797) kadınların gelişmesi için “ iyi bir eğitimin ve eleştirel düşüncenin” kazandırılmasının şart olduğunu ileri sürerek, “kadın bilincinin açığa çıkarılmasına vurgu yapıyor, “Ben kadınların erkek üzerinde değil, kendi üzerlerinde iktidarları olsun istiyorum.” (1) diyordu.“Erkekler kölece itaatimiz yerine, akılcı arkadaşlığımızı tercih edip zincirlerimizi kırmamıza cömertçe yardım etselerdi, bizlerin daha dikkatli kız çocuklara, daha duyarlı kız kardeşlere, daha sadık eşlere, daha akılcı annelere -kısaca daha iyi yurttaşlara- dönüşeceğimizi görürlerdi. O zaman onları daha gerçek bir sevgiyle severdik, çünkü kendimize saygı duymayı öğrenirdik.”sözleriyle de önemsenmelerine, buyurgan bir dil yerine işbirliği beklentilerine yer vermekte, haklarına saygı gösterilmesi konusunda titizliklerini ortaya koymaktaydı.

İlk feministlerden Frances Wright’te tıpkı Mary Warlstonecraft gibi kadınlara eleştirel düşüncenin kazandırılmasını ve gelenekle mücadele edilmesini vurgulamaktaydı; “boyun eğdirilerek aldatılan kadınlar bu aldatmacayı eleştirel düşünceyle deleceklerdir.”Geleneklerle ebedileştirilmiş hakikatleri yıkmak esastır.”(2) diyerek geleneklerin kabullerini sorgulamaktaydı.

Amerikalı Margaret Fuller (1810-1850);” Kadınların doğa gibi büyümeye, akıl gibi algılamaya, ruh gibi özgürce yaşamaya ve engellenmeden güçlerini ortaya koymaya ihtiyaçları var” .diyerek özgürlüklerinin önemine vurgu yapıyor ve kadınların insani gelişmelerde ki rolünün göz ardı edilmemesini ise şu cümlelerle hatırlatıyordu. “İnsanın büyümesi iki katmanlıdır, eril ve dişil.”

Kadın hareketleri tarihinin önemli isimlerinden Sarah Grimke (1792-1873); “Erkek kardeşlerimden tek istediğim, yakamızdan düşmeleridir.” Kadınların örselenip küçük görülmesine tepki gösteriyor ve şu tarihi anlamlı sözü hemcinsleri adına haykırıyordu; “Aklın cinsiyeti yoktur.”

Elizabeth Cady Stanton (1815-1902) ise, kadınların aşağı cins olduğu yönündeki Hıristiyan anlayışına,  “ezilmelerine” yol açtığı gerekçesiyle karşı çıkıyordu. “Kadının İncili” adıyla yayınladığı kitapta feminist görüşlerine yer veriyor ve ataerkil (erkek egemen) anlayışı çatışmaların, savaşların, toplumsal hastalıkların ve tiranlığın kaynağı olarak gösteriyordu.

Kadınlar Ülkesi, Bizim Ülkemiz ve Sarı duvar kâğıdı isimli eserleriyle öne çıkan ilk Amerikalı feminist kadın yazar Charlotte Perkins Gilman (1860-1935)yazılarında cüretkâr bir dil kullanmakta ve kadınlara yönelik cinsel ayrımcılığa şiddetle karşı çıkarak “kadın erkeğin yanında onun ruh yoldaşı olarak durmalıdır, bedeninin kölesi olarak değil.”diyordu.

Bir diğer feminist kadın önder Susan B. Anthony (1820-1906) “Nüfusun bu yarısı diğer yarısının insafına terk edilmiştir. Her evde erkekler egemen efendi, kadınlar ise nesne köledir.” Diyerek kadınları, bu adaletsizliğe karşı, şu sloganı öne çıkararak direnmeye çağırıyordu: “Tiranlığa direnmek Tanrı’ya itaat etmektir.”

Daha radikal feministlerden Matilda Joslyn Gage (1826-1898) kadınlara uygulanan baskının Hıristiyan öğretisinden özellikle de kadınları aşağı ve kötü gösteren yaklaşımdan kaynaklandığını ifade ediyordu. Gage’ye göre Kilise, kadını küçük görerek, temel haklarına özen göstermeyerek işkence uyguladı ve dine de yaraşmayan bir küstahlık ve saygısızlık gösterdi. Erkeği Tanrı’nın yerine koyarak sorumluluklarını çaldı. Kadını ikinci statüde bir varlık olarak ilan etti.

  1. yüzyılın ve tüm çağların en önemli feminist liderlerinden “İkinci Cins” isimli ünlü kitabın yazarı Simone de Beauvoir (1908-1986) söylem ve yazılarıyla kadınları özgür olmaya, özerk olmaya ve mücadele yoluyla gasp edilen! Haklarını elde etmeye çağırıyordu. O’na göre “kadın olunmaz, kadın doğulur. Kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacaktır.” Simone de Beauvoir kadınların tarih boyunca erkeklere göre aşağı ve ikincil konumda görülmesini kitabında üç nedene bağlar; ilki kadınların toplum tarafından erkeğin ihtiyaçlarını karşılayan olarak görülmesi, ikincisi yasal haklarının olmaması ve kamuda etkisinin azlığı olarak tespit eder.
  2. Dalga Kadın hareketlerinin etkisiyle 1848 yılında Newyork’ta yayınlanan ilk kadın hakları bildirgesi olan Duygular Bildirgesi’nde (Declaration Of Sentiments1848) özetle şu görüşlere yer verilmekteydi.

“İnsanlık tarihi, erkeklerin kadınlara sürekli zarar vermelerinin ve onların haklarını gasp etmelerinin tarihidir. Bütün erkek ve kadınlar eşit olarak yaratılmıştır ve vazgeçilmez haklara sahiptirler. Erkekler tarafından gasp edilen haklar yüzünden kadınlar; Oy kullanamamakta, kamusal alana katılamamakta, mutlak itaate zorlanmakta, cezalandırılmakta, özgürlüklerine karışılmakta, mülkiyet hakkı elinden alındığı gibi kazanç getiren işlerden uzak tutulmakta, düşük ücret verilerek muhtaç ve düşük bir yaşama mahkum edilmekte, teoloji, tıp, ve hukuk gibi mesleklerden dışlanmakta, kilisede liderlik mevkilerinden uzak tutulmakta, namus konusunda erkeklere göre sorumlu ve sorunlu kabul edilerek özsaygısı ve özgüveni sistematik olarak zayıflatılmaktadır.”

Batı Avrupa’da, 1960-1980 yılları arasında gerçekleşen, II. Dalga Feminist hareketlerinde kadınlar, daha çok kamusal alanda varlık gösterme mücadelesi verdiler. Bu dönemde, Dişi bir kamusal alanın yaratılması için çaba gösterilirken, erkek egemen kültüre başkaldırının dozajı da artırıldı. Feminist hareket tarafından ataerkil kültürün besi kaynağı olarak görülen aile, okul ve kilise gibi kurumlar sert bir biçimde eleştirildi, hatta sorgulandı. Feministler, “doğum kontrolü ve kürtaj hakkını” yazı ve makalelerde gündeme getirdikleri gibi, geniş çaplı kadın yürüyüşleri tertip ederek seslerini kitlelere duyurdular ve bir kısım siyasileri etkilemeyi başardılar. İlk kez Rusya’da 1920 yılında serbest bırakılan kürtaj, 1967’de İngiltere, 1973 yılında ABD, 1975 Yılında Fransa, 1978 Yılında İtalya’da yasallaştı. Ve nihayet 1983 yılında Türkiye de kürtaj hakkını tanıyan ülkeler kervanına katıldı.

Kadın hareketlerine başından itibaren liberal, sosyalist ve Marksist düşünürlerden de ilgi ve destek gecikmedi. Liberal düşünür John Stuart Mill (1806-1873) “Bir cinsin diğerinin üzerinde üstünlük kurması kendi içinde yanlış olmaktan öte, insanlığın gelişiminin önünde en büyük engeldir” (3) diyerek kadın hakları konusunda duyarlılığını ortaya koymuştur.

Marksist ve sosyalistlerde, gelişen kadın hareketlerini ilgiyle takip etti ve sadece desteklemekle kalmadı, ideolojileri doğrultusunda yönlendirmeye de çalıştı. Nitekim Susan Sontag (1933-2004) “Erkek burjuvazidir ve karısı proletaryayı temsil eder.”ve”Üretim araçlarının toplumsallaşmasıyla küresel ev işi toplumsal bir endüstriye dönüştürülür.”diyerek Marksist değerler dizisi çerçevesinde kadına yönelik kurtuluş reçeteleri sunar. Bu yeni duruma göre,  çocukların bakım ve eğitimi toplumsal bir iş olur, böylece toplum, meşru olsun veya olmasın bütün çocuklarıyla benzer bir biçimde ilgilenir. Kısacası Marksistlerin feminist harekete teknik ilgisi, tümden reddedemedikleri aile kurumunda, kadın ve erkeğin emeğinin eşitliği üzerinde yoğunlaşır. Amerikalı feminist ve hukukçu Catherine A. Mackinnon(1946-….) göre ise  feminist teoriyi Marksist teoriden ayırt eden şey, feminizmin ideolojik yapının temeli olarak maddi koşullar yerine cinselliği, ya da toplumsal cinsiyeti, odağına almasıdır. O’na göre emek Marksizm için ne ise, cinsellik de feminizm için o dur.

Üçüncü dalga feminist hareketler post modern bir dalga olarak karşımıza çıkmaktadır. bu yeni dalga, üstün gelme, ezme, yok etme, savaşma ve çatışma gibi kirli değerlerlerin geride bırakılmasını istemekte, erkek egemen kültürlerin aşılmasını, yerine şefkat, merhamet, yardımseverlik, dayanışma kavramlarının öne çıkarılmasını arzulamaktadır. Edebiyatımızın düşman kafalarının nasıl koparıldığını anlatan şiirlerden, tasvir ve öykülerden kurtulup insanlık için ürettiğimiz değerler ve tasvirlerle bezeneceği ümidini taşımaktadır.

Ancak üçüncü dalga kadın hareketleri de, başlangıcından itibaren, ayağı yere basmayan, uçuk çıkışlara teşne bir tabiatla yoğrulmuş feminist kadın liderlerin, hayata, insan ilişkilerine ve insan tabiatına ters, hatta fıtratla adeta savaşı göze almış görüş ve düşünceleriyle marjinal bir yöne savruldu.

Radikal görüşleriyle öne çıkan Kate Millett(1934- 2017)  1968 yılında yayınladığı manifesto da “Tüm tarihsel uygarlıklar ataerkildir ve doğal olarak İdeolojileri erkek egemendir.”diyerek feminist çevrelerin ağzından düşürmediği yeni amentülerini seslendirir. Bu yeni ezbere göre  “aile” ideolojik telkinin ana kaynağı ve krizin yeşerdiği yerdir. Diğer radikal feministler gibi Shulemith Frestone(1945-2012) de “biyolojik aile diktatörlüğünü sona erdirilmesi”! Gerektiğini savunmaktadır. Hatta daha da ileri giderek oedipal(4) aile durumlarının sona ermesine, ensest tabusunun sona ermesinin eşlik etmesi gerektiğini ileri sürer. Bu insanlığın sonunda kendi doğal çok biçimli (poliformik) cinselliğe dönebileceği- tüm cinsellik biçimlerine izin verileceği ve keyfinin çıkarılacağı anlamına gelmektedir.

Kate Millett (1934-2017) ve Shulamith Firestone’nin (1945-2012) aile ve cinselliğe yönelik, sıra dışı fantezilerini içeren söylemleri III. Dalga feminist hareketler olarak görülen çağdaş feminist hareketleri derinden etkiledi. Nihayet Michel Foucault(1926-1984) ve  Jacques Derida(1930-2004) gibi düşünürlerin de etkisiyle, yeni feminizm cinsiyetin yok sayıldığı veya bela bir düşman olarak  bellendiği yeni bir  konuma tırmandı. Derida, ortaya attığı  “yapı söküm” (dökonstrüksiyon) kavramıyla Batı metafiziğini yapı söküme tabi tutarak karışıklık içine itmeyi hedefliyordu. Çünkü O’na göre Batı hala dilde metafizik unsurların yoğun etkisinden kurtarılamamıştı. Bu düşünürden etkilenen Jutidh Butler, alışılmış ve ataerkil olarak gördüğü kadın ve erkek kavramlarının da, cinsiyetinde, yapı bozuma uğratılmasını, altüst edilmesini, ve belirsizliğe itilmesi gerektiğini söyler. Yine başka bir marjinal düşünür olan Foucault’nun “disipliner iktidar öncelikle bedeni hedefler, o, boyun eğdirilmiş, talimli bedenler,”uysal” vücutlar yaratmayı amaçlar.”(5) görüşlerinin etkisiyle hareket eden,  judith Butler ve  Catherine A. Mackinnoncinsiyetsiz toplum tartışmalarını başlattı.

 “Birçok farklı cinsiyet vardır.” Gay, lezbiyen, biseksüel, trans dâhil queer kültürüne dahil bireyler erkek egemen kültürüne ve hetoronormatif kabullere karşı birlikte hareket etmelidir.”

“Hetoronormatif (normal karşıt cinsi esas alan )cinsiyet algısı kadın ve erkek olarak toplumsal cinsiyet olarak sınırlandırılamaz.”(6) Türkiye’den Koç Üniversitesi Felsefe bölümünden Prof. Zeynep Direk’te yayınladığı makale ve sunumlarla bu görüşleri paylaşmaktadır.

Çağdaş siyahî feminist Amerikalı yazar Bell Hooks (1952-)  da feminist hareketin tüm queer gruplarla omuz omuza mücadele etmesinin önemini şu sözlerle ortaya koyar. “Homofobiyle mücadele daima feminist hareketin bir boyutu olacaktır. Radikal lezbiyenlerin katkısı olmasaydı feminist teori ve pratik, cinsel kimlikleri ve/veya tercihleri ne olursa olsun tüm kadınların özgür olabilecekleri alanlar yaratmaya asla cesaret edemezdi.(7)

Türkiye feminist hareketlerinin en önemli isimlerinden Şirin Tekeli (1944-2017)  paylaştığı şu alıntıyla aileyi feminist gelişmenin önünde en büyük engel olarak gösterir. “Türkiye’de var olan az gelişmiş ekonomik yapının doğurduğu en önemli sonuçlardan birisi, kadının esas olarak aile yapısına olan bağımlılığıdır. Bu durumu geçmişten devralınan ve bugün çok az değişim gösteren aileye ilişkin değerler büsbütün pekiştirmektedir. Dolayısıyla ekonomik temelleri ve ideolojik kabuğuyla ailenin Türkiye toplumundaki değeri, başlı başına, feminizmin gelişmesi önünde ikinci bir yapısal engeldir. Oysa feminizmin geliştiği toplumlarda aile kurumu, özellikle ikinci dünya savaşından bu yana önemli dönüşümler geçirmiş, çözülme eğilimleri göstermiş ve yerine gerek üreme gerek sevgi ilişkilerinde evlenmeden birlikte yaşamak, birlikte oturmadan sürdürülen beraberlikler, tek ebeveynli (kadın ve hatta erkek) aileler, işlerinden ötürü ayrı oturan evliler, eşcinsel evliler, komün aileler, vb. gibi bir dizi alternatif ortaya çıkmıştır. (8)

Üç asırdır süren ve modern çağa damgasını vuran feminist hareketler kadınların, eşitlik talebi, hak ve itibarlarının tanınması, yönünde ilerleyen mücadelesi çeşitli dramatik aşamalardan geçti. Her ne kadar idealist feministlerin bazı fikir ve fantezileri, devlette itibar görmemiş olsada, üç yüz yıl içerisinde ezilen ve dışlanan, yoğrulan, kadının isyanı, tüzük, genelge ve insan hakları bildirgelerine, kanunların oluşumuna, birebir etki etmiş ve bugün de etmeye devam etmektedir. Her ne kadar geçmişte Time Dergisi,  1969-1998 yılları arasında feminizmin öldüğünü tam 119 kez ilan etse de, cinsiyetçi ön kabuller, gelenekler ve eskinin yanlış tortularından beslenen erkek egemen kültürü sürdüğü sürece feminizm,  birilerinin ilgisini çekmeye devam edecektir.

 Bugün süreç ailenin, kadın ve erkek kavramlarının tartışıldığı, cinsiyetsizliğin öne çıkarıldığı, marjinal hareketlerin normalleştiği, karşı cinse ilgiyi ve aileyi esas alan heteronormatif kabullerin topa tutulduğu tehlikeli bir boyuta doğru yol almışsa, bunun nedenleri üzerinde ciddi bir şekilde durulması gerekmektedir. Eğitimci, ilahiyatçı, felsefeci, sosyolog ve sanatçı tüm aydınlarımızın bu süreci ve lineer doğrultularını iyi etüt etmeleri gerekmektedir. Birilerinin yüzlerine çarpmasından çok önce, edebiyatımıza, tarihi kaynaklarımıza, söylemlerimize, hatta maalesef İslami kaynaklarımıza sızmış, kadınları aşağılayan, onu hor gören, ikinci sınıf bir insan olarak gösteren tortular ayıklanmalıdır. Kadınların sorunlarına kadınlarla birlikte, sevgi, saygı ve hoşgörü temeline dayalı çözümler üretilmediği takdirde,  şimdilik sadece yer yer yükselebilme istidadı gösteren feminist nefret, dünkü masum taleplerini geride bırakarak aile düşmanlığı, kadın düşmanlığı konumuna yükseldiği gibi akla gelebilecek her türlü sapkın (queer) harekete de omuz verecektir. Hatta bu talepler ensest ilişkinin serbest bırakılması, pedofilinin normal kabulü yönünde gelişmelere yelken açarsa şaşırtıcı olmayacaktır.

Peki, son üç yüz yıl neyin patlaması?

Sürecin doğru değerlendirilmesine Hıristiyanlığın kadın algısındaki sakatlıktan başlamak gerekmektedir. Bu semavi dine bağlı birçok din adamı hayatı bir çile, dünyayı bir çilehane olarak görmüş ve kadını bizatihi fitne olarak göstererek günah keçisi ilan etmiştir. Öte yandan cinselliğin hor görülüp arınmanın önünde engel olarak görülmesi, bazı din adamlarına evlilik yasağı konulması, gibi ne kadını ne de erkeği tatmin etmeyen yaklaşımlar bu günde devam eden birçok sosyal krizin nedeni olarak sayılabilir. Bu dinin mensupları ihtişamlı kiliseleri oluşturabilmeyi başarsa da, gönüllerdeki insani ihtiras ve şehveti gemleyememiş, ahlak, merhamet ve adil davranışlarıyla ayrışan bir toplumsal yapıyı oluşturamamıştır. Sanılanın aksine Galile Allah’a gönülden bağlı iyi bir Hıristiyan’dı. Rahibe Celeste (Galile’nin kızı) yalnız dünyasını, çile ve uzlet merkezli din algısını yansıtan ve manastır yaşamını anlatan mektuplarında yer alan bir anektot hayatı okumadaki Hıristiyan bakışını yansıtmaktadır.

Manastır  rahibesi çetin yaşam koşullarını şöyle anlatır; “’Nasıl pespaye şeyler giydiğimizi, her zaman yalınayak dolaştığımızı, gecenin bir yarısı kalktığımızı, sert tahtalar üstünde yattığımızı, durmadan oruç tuttuğumuzu, kötü, tatsız, tuzsuz şeyler yediğimizi, günün büyük bir bölümünü uzun dualar okuyarak geçirdiğimizi ve bütün eğlencemizin, hazzımızın, mutluluğumuzun sevgisini kazanmak için onun kutsal erdemlerini taklit etmeye, nefsimizi köreltmeye ve kendimizi alçaltmaya, horlanmaya, açlığa, susuzluğa, sıcağa, soğuğa ve diğer bütün zahmetlere katlanmaya çalışarak sevgili Rabbimize hizmet etmek, onu sevmek ve memnun etmekten ibaret olduğunu göster ona.”  (9).Doğrusu bu yaşam bir sade Hıristiyan için bilhassa bir kadın için ne kadar cazip olabilir?

Maalesef Aziz  Pavlus’a göre,  “ her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek, Mesih’in başı da Tanrıdır”.(10) Ünlü Hıristiyan düşünür ve din adamı  Akino’lu Thomas’da  hayatın merkezine erkeği koymakla kalmamış “ kadın erkeğe nispetle eksik yaratılmıştır.” diyerek ortaçağ boyunca süren  ötelenen kadın algısının yerleşmesinde rol oynamıştır. Bu algıya karşı bazı Hıristiyan din adamlarının kadın anlayışını revize eden açıklamaları olsa da reform düzeyinde ciddi entelektüel tepki ortaya koyulamadı.

Kadın, Batı dünyasının belleğinde her zaman ikincil rollerde yer aldı. İtibarını iade ettikleri dönemlerde bile şu deyim revaçta olmayı sürdürmüştür. “Erkek güneş ise kadında aydır.”Parlaklık ve büyüklük erkeğe, uydu olma adımlarını izleme aya yani kadına düşmektedir.

 Yahudi kutsal metinlerinden Talmut’ta da kadın çok açık ve talihsiz cümlelerle aşağılanmaktadır. “Her erkeğin günde üç konuda şükür duasını yerine getirmesi gerekir; Tanrının kendisini İsrail oğullarına mensup kıldığı, kadın olarak yaratmadığı ve kendisini cahillerden yapmadığı için.”(11)

Maalesef İsrailiyat diye bilinen “kültürel çöplük” içinde ikinci derecedeki İslam kültürünün kaynaklarının da yer aldığı birçok mistik kültürleri de etkiledi.

Oysa Kur’an,yaratılış, hak ve sorumluluk açısından açık ve net bir biçimde kadın ve erkeklerin eşit olduklarını belirtir.Kadın ve erkekleri birbirlerine sevgi ve saygı duymaya ve dayanışma içersinde adil bir ilişkiyi sürdürmeye davet eder.

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.”(12)

Aile ve toplumsal yaşamda işbirliği için;“Onlar, Rablerinin çağrısına uyarlar ve namazı dosdoğru kılarlar. İşlerini birbirlerine danışarak yaparlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayırda harcarlar.” (13)

İslamiyeti, İsrailiyat kültür çöplüğünden, Emevi döneminde ete, kemiğe bürünüp İslami yaşam biçimi olarak sunulan Arap örfünden, tamamıyla ayrıştıracak yoğun bir entelektüel çabaya ihtiyacımız var. İslami ana kaynaklardan cinsiyetçi yaklaşımı, çıkarmak mümkün değildir. Bazı geleneksel çevrelerin kadını, bazı mevzu hadislere sığınarak örselemeleri, ikincil konumda, güdülmesi gereken “saçı uzun, aklı kısa” çerçevesinde görmeleri ve göstermeleri yönünde ki beyhude gayretleri, kadınlara dinden uzaklaştıracağı gibi, üçüncü dalga feministlerinin işini kolaylaştırır. Gelecek nesillere çocuklarımızın taşıyabileceği, sürdürebileceği ve savunabileceği değerleri sevgi ve saygı ikliminde sunamazsak toplumsal savrulmanın önünü alamayız. Kadınlar konusunda bütün toplumlarda görülen eksik ve yanlışların sebepleri ne olursa olsun mutlaka ortadan kaldırılması gerekmektedir Tarihi şartların doğurduğu zorunlulukları bir dereceye kadar anlayabiliriz. Kadınlar, geçmişte eğitim süreçlerine hemcinslerine göre yeterince dâhil edilememişse,  üretim ve ekonomik hayata sadece ev ekonomisine katkıları basit bahçe işçiliği düzeyinde sınırlı kalmışsa, ulaşım ve güvenlik koşullarının zorluğu nedeniyle sosyal alanda yeterince yer alamamışsa, bu durum mutlaka sürmek zorunda mıdır?

Öte yandan özgürlüklerin ve modernliğin korunması adına hareket eden, kalplerinin ritmi 9. Senfoniye akort edilmiş aydınlarımız da ahlakı, aileyi, kutsalları yok sayan, erkek nefretini öne çıkaran, nihilist dalgalara karşı zihin dünyalarında balans ayarı yapmalıdır. Kaos ve umutsuzluk çözüm müdür? Geleceğini üreme makinelerinde arayan bir absürtlüğe, birlikte yaşamanın tüm koşullarını dinamitlendiği, ilkesiz ve sadece hazzı esas alan bir topluma gerçekten ihtiyacımız var mı?

Aydınları dinle ve ahlakla barışmayan bir toplumda gerçek barış ve sevgi yeşerip boy atabilir mi?

 

Kant ne güzel söylüyor; “İnanca kapı açmak için bilgiyi sınırlamanın zaruri olduğunu gördüm. Metafiziğin dogmatizmi, yani metafizikte, önceden saf aklın bir eleştirisinin yapılmadan ilerleme kaydetmenin mümkün olduğu önyargısı, ahlaka düşman olduktan başka, hep dogmatik olan, bütün bir inançsızlığın kaynağıdır.” (14)

Daha iyi bir toplum için kendini gözden geçirenlerin yolları sevgiden geçecektir. Kadın, erkek, modern, dindar, feminist, solcu ya da sağcı ne olursak olalım ötekileştirmeden muhataplarımızı anlamaya çalıştıkça daima bir çıkış yolu görülecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dipnotlar

(1)Donovan,J.Feminist teori.İstanbul:iletişim yayınları. s.38

(2)age s. 39

 (3) age s.62

(4)Oidipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, Freud’un teorisine göre karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamı. Freud’a göre her çocuğun ilk aşkı karşı cinsteki ebeveynidir.

(5) West, David,Kıta Avrupa Felsefesine giriş, s, 291

(6) Butler, cinsiyet Belası, s.12-233)

(7) Bell Hooks, feminizm herkes içindir s.(121)

(8) Deniz Kandiyoti, Aile Yapısında Değişme ve Süreklilik: Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım; Türkiye’de Aile, ss. 15-35, özellikle s. 29

(9) Dava Sobel, Galileo’nun Kızı, İş Bankası Kültür Yayınları, s.(103)

(10)Korintoslulara 1. Mektup, 11/3

(11)A. Cohen Le Talmut, trad,Jacques Marty,1991, s.211

(12)(Hucurat,13. Ayet)

(13) (Şura 38. ayet)

(14)West, David, Kıta Avrupa Felsefesine giriş, s,39

kw^Mta^ZbAH%z1cQh1Eydu8H

 

 

 

 

           

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır..

Bunları da beğenebilirsiniz